hediye,

Linzer Kurabiye/Yeni Yıl - Linzer Cookies/New Year

12:07 yesimdusova 10 Comments


Zaman sanki benden bağımsız hatta dünyadan bağımsız. Koşturmalar içerisinde işler birbirini kovalarken, sık sık kurabiye pişiriyorum. Özellikle tereyağlı bu harika kurabiyeler bu ara favorim. Yılbaşı hediyesi olarak sevdiklerinize verebileceğiniz lezzetli paketler hazırlayabilirsiniz. Sevdiğiniz marmelada göre aralarını doldurarak, değişik kalıplar kullanarak şekillendirebilirsiniz. Ben bir tanesini paketleyip hediye ettim bile.. 

Bu yıl kardeşim bütün aileye aylar öncesinden hediyeler alarak, onları süsledi. Pinterestte aratarak, yaratıcı paketler hazırlayabilirsiniz. Sevdikleriniz için özel hediyeler düşünüyorsanız, basit ve kolay kullanılabilir şeyler düşünün.. Milli piyango bileti, kuruyemiş/kurabiye/çikolata dolu bir kutu, banyo malzemeleri vb.. İstanbul'da sadece Mall of İstanbul da açılan H&M Home da ilk alışverişim sonrası, her hafta oraya gitmek istedim. Özellikle mutfakta yaptıgım değişiklere, birbirinden güzel ürünleri ile eşlik etti. Kırmızı-Siyah-Beyaz temalı mutfağımızı, kırmızıları çıakrtarak tamemen siyah-beyaza bıraktık. H&M Home dan kilim, masa örtüleri, mutfak bezleri ve sandalye minderi aldım. En son mutfağın bir duvarını karatahta olarak boyayabilirsek, mutfak dönüşümümüz tamamlanacak. Arkadaşlarımın yılbaşı hediyelerini de buradan aldım. 

Bu sürede sebze suyu içmeyi ihmal etmeyerek, kendimin sıkamadığı günlerde, hazır alarak haftanın birkaç günü hayatıma, öğünlerime dahil etmeye çalışıyorum. Bir bar filozofu adlı bir kitap okuyorum, oldukça sürükleyici ve hepimizin yaşadığı aşk acısını kendiyle konuşur gibi anlatıyor. 



Kurabiyelere dönücek olursak, Linzer kurabiyelerin orjinnal tarifi, Avusturya'nin Linz şehrinden gelmektedir. Bu ünlü kurabiyelerin tarifi, şehirde 19 yy dan kalma Linzer turta tarifinden esinlenilmiştir. Bu turtayı diğer turtalardan ayıran en büyük özelliği un yerine, badem,fındık tozu kullanılmasıdır. Kurabiye içerisinde de ağırlıklı olarak badem, fındık kullanılarak, iki kurabiye arasında da turta da olduğu gibi reçel yer almaktadır. Ağırlıklı olarak ahududu reçeli kullanılmaktadır.  Bende yaban mersinli ve böğürtlenli denedim, ikisi de çok beğenildi. Kurabiye Almanya ve Avusturya'da ünlüdür. Bende tarifi kendimce yorumladım.


Linzer Kurabiye
175 gr. tereyağ,
1 su bardağı pudra şekeri,
1 su bardağı nişasta,
1 + 1/2 su bardağı beyaz un,
1/2 su bardağı badem yada fındık tozu,
1/4 çay kaşığı zencefil ve tarçın,
1 çay kaşığı limon kabuğu rendesi,
1 yumurta,
Vanilya,

Oda sıcaklığındaki tereyağ, şeker ile beraber mikser yardımıyla, krema kıvamına gelene kadar karıştırılır. Yumurta ilave edilerek karıştırılır. Kuru malzemelerin tamamı bir kaçta karıştırılarak, karışımın içerisine 2 defa da ilave edilir. Elde edilen hamur, 2'ye bölünerek buzdolabında 1-2 saat bekletilir. Tereyağlı hamurların kolay şekillendirilmesi için önemli bir adım. Hamuru açarak, istediğiniz kalıpla şekillendirin. Kurabiyenin en can alıcı noktası kalıbın orta kısmından reçelin görünmesi için daha ufak kalıplar ile kestiğiniz kurabiyelerin ortalarında boşluklar oluşturun. Yani her şekilden 2şer adet kesmeniz gerekiyor ve 1 parçasının ortasını keserek çıkartmalısınız. Kalıpların eşleşmesi önemli:) Kurabyiyeleri 170 dereye ısıtılmış fırında 8-9 dk pişiriniz. Kurabiyeler beyaz çıkmalıdır. Ben kurabiyeleri kesip tepsiye yerleştirdikten sonra fırın için beklerken mutalaka buzdolabına koyuyorum. Fırına soğuk atarak bir anda ısı ile karşılaşmasını sağlıyorum. Pişen kurabiyelerin ortasını açmış olduklarınızın üzerlerine bolca pudra şekeri serpiştiriniz. Ortası kapalı olan diğer eşlerinin arasına reçel sürerek, pudra şekeri ile kaplanmış kurabiyeleri birleştiriniz. Burda kurabiye sayınız yarıya düşüyor:)

Oldukça güzel görünen bu kurabiyeler, her nekadar kar yağmasa da masanızda kar yağmış görüntüsü yakalayabilirsiniz. 

Afiyet olsun.. 

10 yorum:

befit,

Juicing Orucu - Detox

12:32 yesimdusova 14 Comments


Uzun zamandır üzerine birşeyler okuduğum 'detox' olayına 2 gündür devam ediyorum. Detox aslında vücuttaki toksinleri atmaya, bedeni yenileyerek, dinlendirmemizi sağlar. Detox tan çok Juicing orucu demek daha dogru sanırım. Kendi programımı oluşturarak, sadece sıvı beslenmeyi planlayarak başladım. Gün içerisinde yeşil ve kırmızı içerikli sebze suları hazırladım. Normalde tek öğün olarak, genelde sabah kahvaltısında sebze suyu sıkarak, kısa juicing ler yapıyordum. Bu duruma kendimi yavaş yavaş hazırlamıştım. İlk günü biraz yorgun ve halsiz geçirdim ama herhangi bir başağrısı söz konusu değildi. Sebze sularını hem kendi sevdiğim hemde Cenk Kıral ın 'Juicing' kitabındaki tavsiyelerine uyarak hazırladım. Bilinçsiz davranmak ve iyi birşeyler yapmayı planlarken, ters tepmesi en büyük korkumdu. 

Juicing aslında büyük porsiyonlardaki sebze ve meyvelerdeki vitamin ve besin değerlerini bir anda vücudumuza alımını kolaylaştırır. Normalde hepsini yemeye kalktıgımızda böyle bir durum pek mümkün olmuyor. Juicing in faydalarını ilk defa bir dergide, Feride Gürsoy'un yazısı ile tanıştım. İlk iş eve katı meyve sıkcağı almak oldu. Yeşil yapraklı sebzeleri de sıkabileceğim, bir makina. Çokta özel bir juicing makinası değil ama sebzelerin suyunu sıkmakta oldukça başarılı. Feride Gürsoy'u facebook tan Zindesin adresinden takip edebilirsiniz. Daha sonra, sağlıklı beslenme üzerine okuduğum alkali beslenme şeklini hayatıma uyarlarken, sebzesuyuna olan inancım hiç eksik olmadı. Kendimi daha dinamik ve güçlü hissetmemi sağladı. O yüzden bu 2 günlük sıvı beslenmenin faydalarını görmek istedim. 

Juicing kitabında, sebze suyu hazırlarken dikkatli olmamız gereken noktalardan bahsetmektedir. Özellikle meyve oranı, yeşil yapraklı sebzelerin oranı(yeşil yapraklı sebzelerin yüksek oranda potasyum içermesi sebebiyle dikkatli olunması) kitapta yer almaktadır. ben genelde her hazırladığım karışımın içerisine 1 adet meyve eklemekteyim. Önemli olan içeceğin çok tatlı olması değil, fazlasıyla tüketemediğimiz yeşil sebzeleri direk tüketmek. Sıvı olarak vücuda alınan sebzelerin emilimi hızlı ve kolay olmaktadır. Bu süreçte diğer önemli nokta ise bol su içmek. Zaten vücudunuz normale göre çok daha fazla suya ihtiyaç duymaktadır. 

Sabahları yeşil içerikli bir sebze suyu hazırladım. Biraz ıspnak, ufak bir parça zencefil, salatalık, kereviz sapı, elma yada armut ile hazırladığım karışımı içtim. Gün içerisinde diğer bir yeşil içeceği yine ıspanak, maydanoz, karalahana, salatalık, limon, kereviz sapı gibi sebzelerle hazırladım. Yeşil sebzelerden azar azar kullanmayı tercih ettim, birkaç dal şeklinde. Öğleden sonrası için kırmızı içerikli içek tercih ettim. Biraz kırmızı lahana, salatalık, ıspanak, havuç kullanarak hazırladım. Yeşil yapraklı sebzeleri bir kaç dal şeklinde kullandım. Tatlandırmak istediğimde içerisine elma yada armut karıştırdım. Kırmızı içecekler için pancarda kullanabilirsiniz. 2. gün ara öğün olarak hazırladığım elma-ananas-nane den oluşan karışım ise mükemmeldi. Çok tatlı ve lezzetliydi. Enerji açısından iyi oldu. Kendiniz sebze suyu sıkmak istemiyorsanız, juico nun juicinglerini tercih edebilirsiniz. Çok güzel cleanseler paketleri var. Bir sonraki denememde onların ürünlerini test etmeyi düşünüyorum. Bu seferki biraz ani bir başlangıç oldu.

Bu sırada dinlenmeyi, sadace yoga,pilates ve yürüyüş gibi hafif sporları tavsiye ediyorlar. İlk gün yoga, 2. günde yürüyüş ekledim. 2. gün aç hissederim diye düşünüyordum ama ilk güne göre daha iyiydim. 3-4 gibi enerjim düşüyor ve halsizleşiyorum bu esnada bana enerji verecek bir juicing tercih ediyorum. 2 günü sorunsuz tamamlamak üzereyim.. Katı birşeyler yememek garip bir his, dişleriniz, ağzınız birşeyleri ısırmak istiyorsunuz. Yemek yemek nekadar önemliymiş, farkediyorsunuz. 

14 yorum:

bögürtlen,

Böğürtlenli Cupcake - Blackberry Cupcake

10:25 yesimdusova 5 Comments


Tatil sonrası evi ve kendimi toplamam kolay olmadı. Bir kere bir boşluk bırakınca, sonrasında yetişmek zorlaşıyor. Bu aralar işlerimde yogun olunca, bloga ve kendime ayırdıgım vakit kısalmış oluyor. Cumhuriyet bayramı tatilini iyi değerlendirmek lazım:) Spora ve sağlıklı beslenmeye de ara verip, hayatın akışına kendimi bırakmıştım. Uzun zamandır aklımda olan detoks için bu tatilin çok iyi olacağını düşündüm. Öncesinde herhangi bir hazırlık yapmamıştım. Normalde birkaç gün öncesinde hafif beslenmeye ve işlenmiş et, şeker gibi gıdalardan uzaklaşarak, mideyi dinlenmeye almak gerekiyor. Yeni okuduğum 'Juicing' kitabından öğünler için hazırlamam gereken sebze sularını seçerek, birazda kendi damak tadıma göre sebze sularımı hazırlamaya başladım. Sabah yeşil ve meyve ağırlıklı ilk sebze suyunu, mor lahana ve kan havucundan oluşan mor renkli bir sebzey suyu ile devam etmekteyim. Zencefil, limon, elma, armut, ıspanak, kereviz sapı gibi birçok sebze ile karıştırarak hazırladığım karışımlar. Akşam yemeği için harika bir yeşil için sebzeleri suda bekletiyorum. Açıkcası aç kalmaktan korktum. Birde iş yerinde yiyemediğiniz ama evinizde keyif yapmak istediğiniz bu zamanlar için kendi sabrımı denemiş oldum. 2 günlük planladığım bu detoksun üstesinden geleceğim:) 

Gelelim cupcake lere.. geçen hafta eşimin kuzeninin çocuğunun 1. yaş günü için 40 adet cupcake hazırladım. Krema konusunda çok başarılı değildim. Her defasında cıvık oluyor. Bu sefer çikolatalı bir krema hazırladım, diğer cupcake ler içinse kendimi garantiye alarak krem şanti hazırladım. Hemde pazar sabahı için oldukça pratik oldu. Cupcake leri çikolatalı, kahveli ve balkabaklı hazırladık. Çikolatalıların üzerine çikolatalı krema, diğerlerinde krem şanti kullandım. Özellikle kahveli olanı çikolatalı kahve çekirdekleri ile süsledik ve balkabaklı için toz tarçın tercih edebilirsiniz ama ben tarçını evde unutunca üzerini renkli şekerlele süsledik. 


Bu harika bögürtlenli cupcakeler ise, bahçeden topladığımız bögürtlenlerle yapıldı. Kremasına da yine bögürtlen püresi ekledim. Keklerin içlerine de taze meyve yerleştirdim. Bu kapları çok begnerek aldım ve kalın oldukları için pişirmesi ve sunumu çok kolay ve güzel oldu:)

Bögürtlenli Cupcake

3 yumurta,
3/4 su bardağı şeker,
1/2 su bardağı yoğurt,

2 su bardağı un,
1 paket kabartma tozu,
1 su bardağı yağ ve su karışımı (bu karışıma 1 parmak civarında sıvı yağ ve ılık su ekliyorum)
Vanilya,


Öncelikle yumurtaların tamamını yüksek ayarda köpürene kadar çırpınız. Bu esnada şekeride içerisine ilave ederek, çırpmaya devam ediniz. Hazırlamış olduğunuz sıvı malzemeleri; yogurt ve su+yağ karışımını ilave ederek düşük devirde karıştırınız. Bir kaç içerisine unu ve kabartma tozunu eleyerek karıştırınız ve hamura spatula yada tahta kaşık yardımıya yavaşça ilave ediniz. En son vanilya eklemeyi unutmayınız. Çok koyu bir hamur elde etmemeye çalışarak, muffin kalıplarının yarısına gelecek şekilde kaplara hamur karışımınızı paylaştırınız. 180 derecede önceden ısıtılmış fırında yaklaşık 20 dk pişiriniz. Hamurların kurumaması için çok pişmemesi önemlidir. Cupcakelerinizin yumuşak olmasını isterseniz fırından çıkarınca kapalı bir kap içerisinde kendi buharını çekmesini sağlayabilirsiniz. Kremalı cupcakeler için içinin yumuşacık olmasını sağlıyor.

Kreması;
200 ml sıvı krema
2 yemek kaşığı pudra şekeri,
1 su bardağı bögürtlen,

Bögürtlenleri blendır yardımıyla püre haline getiriniz. Kremayı yüksek ayarda, katı bir kıvama gelene kadar çırpınız. En son içerisine püre ve pudra şekerini ilave ederek karıştırınız. 1 saat buzdolabında bekletiniz. Biraz cıvık oldu benim kremam. Sıkarken şekil veremedim ama sonrasında kapların içerisinde güzel ve lezzetliydi.


Afiyet olsun..

5 yorum:

beach,

Kaş - Harika Plajları ve Kaş'ta neler yedik?

02:54 yesimdusova 3 Comments


Yaz gelince yemeklere ara verip, biraz gezelim:) Yazın son demlerini değerlendirmek için rotamızı Kaş'a çeviriyoruz. Bir haftasonu sadece dalmaya geldiğim bu ufak kasabayı, keşfedelim istedik. İstanbul'dan yola çıkıyorsanız, İDO ile Bursa'ya geçip, Afyon'a yol almanızı ve geceyi burda geçirerek sabah yola geçirmenizi tavsiye ederim. Bursa'ya 20:30 deniz otobüsü ile geçince gece saat 10:15 civarlarıydı. Sonra gece 02:00'da Afyon'a ulaşarak, daha önce yer ayırttıgımız bir yerde konakladık. Sabah 08:00'de yola çıktık ve öğlen 14:00 da Kaş'a varmış olduk. Hem günü kurtardık hemde yorgunlugumuzu önlemiş olduk:)
Kaş'a gelip otelin balkonundan manzarayı görünce, rezervasyonumuzu uzatmalıyız dedik:) Konaklama için Saylam Oteli tercih ettik. Odaları hem büyük hem de konforlu. Kaldığımız odanın manzarası ise büyüleyici. Sabahları durgun bir deniz ve sessiz bir şehir, akşam günbatımında yarım adanın harika görüntüsü ve kızıllığı.. Bu yazıyı yazarkende akşam güneşi yüzüme çarpıyor. Otel biraz tepede ama şehrin geneli dağ yamacına konumlandığı için Kaş'ın belkide denizi her daim görebilmesinin bir yolu. Çok güzel bir oturma alanına sahip oda da, her türlü mutfak ihtiyacınızı da sağlıyorlar. Benim gibi yanınızda birşeyler taşımadan duramıyor, kendinize ufak tefek atıştırmalıklar hazırlıyorsanız, büyük kolaylık. Birde kahvaltıları ve reçelleri harika.. Çalışanları da çok sıcak kanlı.. Kısacası burayı evimiz gibi sevdik, rahat ettik.

Kaş, dağlık bir yer ama denizi tek kelimeyle mükemmel ve masmavi.. Böyle bir mavilik yok. Birsürü koyu var ve her koyda mutlaka işletmeler mevcut. Genel olarak işletme anlaşıyışlarını çok sevdim. Şezlong ve şemsiye ücretsiz sadece yediğiniz ve içtiklerinizi ödüyorsunuz. Genel olarak burada çok güzel ve samimi işletmeciler var, kazıklandığınızı asla düşünmüyorsunuz.


Denize girmek için şehrin merkezinde Küçük Çakıl diye bir kumsal var. Kumsal dediğime bakmayın burada kumsal çok nadir:) Platformlardan denize girebileceğiniz yan yana farklı işletmelerin işlettiği alanlar mevcut. Denize kaynak suyu karıştığı için soguk olsa da böyle sıcak havada çok iyi geliyor. Ama bir Akçay kadar soguk değil, üşümeden uzun süre kalabiliyorsunuz suda, sadece yer yer sogukluk hissediyorsunuz.

Merkezden az ileride Büyük Çakıl var. Biraz daha büyük ve kumsaldan denize giriyorsunuz. Burasıda taşlık, yanınızda ayakkabınızı getirmenizi tavsiye ederim. Ya da Kaş merkezde her yerde satılıyor. Burada da yine farklı işletmeler mevcut yine aynı mantık ile çalışıyorlar, şezlongtan ücret almıyorlar, yediklerinizi ödüyorsunuz. Buraya da küçük çakıl gibi kaynak suyu karışıyor ve su öyle temizki o yogunluk farkını (sıcak-soguk akışı arasındaki) anlayabiliyorsunuz. Su üşütmeyecek kadar soguk:)

Limanağzı plajı olarak geçen Kaş merkezin tam karşısındaki yarım adaya ulaşım ise sadece merkezden kalkan teknelerle mümkün. 3 farklı işletmenin yer aldığı bu koyda, tekneler istediğiniz yerde bırakıyor sizi. Gidiş-dönüş 15 TL ulaşım. Biz Bilal'in yerine gittik ve çok keyifliydi. Kaş ta genel olarak kumsallarda abartılı bir fiyat yok, dışarıda yiyip-içebileceginiz fiyatlar. Buranın etrafı kayalık oldugu için deniz canlılılığı mükemmel ancak denizin kıyı kısmı nedense yeşil gibiydi. Görüş mesafesi çok az. 3 tane deniz kaplumbağası gördük. Birisi çok büyüktü. Bütün gün burada vakit geçirebilirsiniz, güzel bir koy.

Şehrin diğer tarafında, Çukurbağ Yarımadası (Peninsula) kısmında harika koylar var. Yarım adadan girdğinizde daha kayalık alanlar ve çok fazla balık var. Yarımadaya girip az ilerlediğinizde adanın her iki tarafına bakan İnceboğaz plajı var. Her iki taraftanda denize girmek mümkün ama aradan yol geçiyor:) Biraz ufak bir koy.

Buradan az ilerleyince bu sene açılmaya çalışan yeni bir işletme vardı, yolun altına inen bir yol yapmışlar ve oraya yeni bir alan açmışlar. Burasıda denize girmek için güzel, suyu harika, kayaların diplerinde birsürü balık yaşıyor.

Burada en sevdiğim koy, Hidayetin Koyu. Anladığım kadarıyla burayada yeni bir işletme açılmış ve yeni bir isim tabelası daha vardı. Buranın küçük, taşlık bir kumsalı var. İşletmeye ait ücretli şezlonglar var. Bunlar ahşap platform üzerinde konumlanmış. Çok güzel bir işletmesi var. Bu koydan denize girdiğiniz an balık sürüleri ile karşılaşıyorsunuz, canlılık harika ve keyifli bir koy. Bu koya her gittiğimizde deniz kaplumbağası gördük. Bir gün eşim kaplumbağa ile suya dalıp çıkarak, çok eğlendi. Kendisinin kaplumbağa ile selfie bile yapmış:)

Kaş'tan çıkıp, Kalkan'a doğru yol aldığınızda Kaputaş plajı var. Kanyonun altında yer alan büyüleyici bir kumsal. Yukarıdan bakınca beyaz-turkuaz-masmavi bir deniz. Kumsala ulaşmak için önce birsürü merdivenden iniyorsunuz ki, hiç kolay değil ama değiyor:) Burayı belediye işletiyor ve 2 şezlogn bir şemsiye 15 TL, kumsalın bir yarısı ise halk plajı gibi, kendi şemsiyenizi de yanınızda getirebilirsiniz. Zaten 15:00 ten sonra bir tarafı gölge olmaya başlıyor. Denize girdiğiniz an büyüleniyorsunuz. Suyun sanki mis gibi taze bir kokusu var. Suyun kendisi de öyle, bir tazelik var. Denize girdiğinizde suyun farklı bir hissi var. Öyle temiz ki derinlerde bile görüş çok net. Mükemmel bir yer. Cennetten bir köşe gerçekten. Kesinlikle gidilmesi gerekiyor. Öğleden sonra çok dalga çıkıyor ve hafif bir esinti sizi kavurucu sıcaktan bir nebze kurtarıyor.

Kaş gündüz denizi akşam yemekleri ile unutulmaz bir tatil yaşatıyor:)

Kaş Mutağında Neler Var? - 2015

Kaş’ta bütün gün yüzdükten sonra, akşamları yemek yemesi çok keyifli. Birbirinden farklı menüleri olan, sempatik ve huzurlu restorantları var. Nerede yiyeceğini şaşırıyor insan. Her akşam için farklı bir yer seçerek, Kaş’ın bütün yemeklerini tatmak istedik.

Bella Vita: Meydanın girişinde yer alan, İtalyan bir çiftin işlettiği sempatik bir İtalyan restorantı. Pizza ustası Pablo, servis yapan Gül ve Valentino çok sıcak kanlı insanlar. Pizza mükemmel değildi. Ama meydanı izlediğiniz bu güzel balkonda keyifle yiyecbileceğiniz, ince hamura yapılmış ortalama bir pizzaydı. Kalamar tava da başarılı değildi.Salata ve patates tava özellikle lezzetliydi. 2 kişi 100TL hesap ödedik.

Sumanu Şarap Evi: Bizim için unutulmaz bir yer. İçtiğimiz Vişne şarabının tadını daha bulamadım. Kendi evlerinde ağırlıyor gibiler, çok sıcak ve samimi bir ortam. Yemeklerinizi seçerken mutlaka danışın. Sosyal medya buranın karadut şarabını tavsiye etmiş. Oysa bizim vişnemiz güzel diyip, hepsini tattırdılar. Karadut, daha sulu daha tatlıydı. Ama vişne, ‘mistel’ olarak adlandırılan meyvenin kendi fermentasyonundan hazırlanmış bir şaraptı. 
Vişne şarabı - 80TL 
Midyeli pilav - 15 TL - çok lezeetliydi.
5 farklı meze ile karışık bir tabak hazırladılar (Havuç tarama, tahinli ıspanak<mükemmel>,patlıcan sarma, şarap nar ekşili kırmızı lahana, semizotu) - 30 TL

Ruhi Bey Meyhanesi: Burasının eşi benzeri yok bence. Mayıs 2016 da yeniden ziyaret ettik, kış ayında da bizi kırmayıp, istediğimiz herşeyi hazırladılar. Mezeleri, meze barından seçiyorsunuz. Çok farklı mezeleri var, hepsini tek tek anlatıp, tattırıyorlar. Her yerde yeşil çam aktörlerinin ve Atatürk’ün fotoğraflarının bulunduğu bu restorant ve müzikleri eşliğinde yemek yemek çok keyifli. Yemek sırasında sık sık çay servisi yapıyorlar.
Elmalı kabaklı tturşu ve pancar turşusu,
Turp otu ile yogurtlu meze,
uskumru (hardallı idi)
Sütte dil balığı  - mutalaka deneyin, çok lezzetli 

Havana balık evi: merkezde ara sokakta bulunan, ekmek arası balık yapan bir yer. Ben çok sevmedim. Ekmekleri bayattı. Mezgit balığı yedim ama çok keyif alamadım.

Köşk Restorant: Meydandan biraz yukarıda yer alan sokakta masaları bulunan bu yere mutlaka uğrayın.
Karışık ızgara, ciger tava (çok başarılıydı), domatesli biber-patlıcan kızartması, humus yedik.

Kaş’ta aklımızda kalan bir yer var ki, yer bulmak çok zor. Hele haftasonu için rezervasyon yapmak imkansız gibi. Zaika Ocakbaşı harika bir yer. Evlerin arasında, büyük bir bahçesi var. Kuytu, herkesten uzakta, mükemmel bir ocakbaşı. Mutlaka rezervasyon yaptırın. Yorumlarınızı bekliyorum. 

Fethiye’de balık pazarında keşfettiğimiz ‘Hilmi Restorant’ vazgeçilmezlerimizden. Mayıs ayında, geldiğimizde 2 gece üst üste buraya geldik. Bu seferde dönüş yolunda dayanamayıp uğradık. Balık pazarının içerisinde yer alan bu mekanda, balıklarınızı pazardan seçiyorsunuz. İstediğiniz balığı hazırlıyorlar. Mevsimine göre mezeler değişiyor ama ne yediysek hepsi çok lezzetliydi. Aşağıdakiler son gidişimizden

Ot tabağı- limon,yağ,sarımsak ve nar ekşisi ile soslanmış brokoli üzerinde avokado dilimleri- 13 TL
Kalamar tava - 25 TL taze kalamar, müthişti.
Karides güveç - 30 TL karides böreği tercih edilebilir. 
Barbun - Kızartma kilosu 40 TL, kişi başı 6 TL ye kızartıyorlar.

3 yorum:

bigben,

Londra/London - Yıllar sonra..

12:24 yesimdusova 3 Comments


Geçen ay Londra'da bir kongreye katıldım. Yıllar önce gittiğim şehre, yeniden gitmek heyecan vericiydi. aradan tam 7 yıl geçmiş, ben değişmiştim, şehirde neler değişti diye düşünürken, yıllardır yerinden oynamayan bir sürü restorant ve yapı vardı. Londra öyle düzenli bir şehirki, herşey yolunda akış mükemmel. Heryer yemyeşil ve tertemiz. Sanırım en yeşil başkent Berlin ama Londra bende daha yeşil hissi uyandırıyor. Londra'nın kasvetli havası birazda gri tonlardan binalardan kaynaklanıyor sanırım, bir de orada gökyüzü daha basık ve elimi uzatsam hemen ulaşıcakmış hissi uyandırıyor. Yılın %90 nını yağmurlu geçiren bu ülkede kaldığım 6 gün boyunca yağmur yağmaması büyük şanstı. Hatta bir gün öğleden sonra öyle sıcaktı ki, kolsuz tişörtümle parkta güneşin keyfini çıkarabildim.

Bir şehri yalnız gezmek aslında keyifli ama her yaşadığınız güzel şeyi sevdiklerinizle de paylaşmak istiyorsunuz. Bir süre sonra eksik hissetmeye başlıyorsunuz. Yalnız olunca, çok fazla insanla tanışıp, sohbet edebiliyorsunuz. Hem kongre sebebiyle hemde yalnız seyahat ettiğim için, yolda, yemek yerken yanınızdaki ile hemen iletişim kurabiliyorsunuz. Aslında oldukça arkadaş canlısı (friendly sıfatı İngilizler için oluşturulmuşJ) insanlar. Merdivenden yukarı kocaman valizimi taşımaya çalışırken biri hemen el atıverdi. Ya da markette ve restoran ilk gittiğinizde size nasılsınız? Sorusunu garip karşılamayın, samimi olarak soruyorlar. Önce kendimin kötü göründüğünü düşündüm, sonra alışkanlık olduğunu anladım.

Şehir merkezini, yürümeyi seviyorsanız, yürüyerek dolaşabilirsiniz. Her yer birbirine öyle yakın ki, hemen meydandan, parka, nehir kenarına inebiliyorsunuz. Londra’da herkesin resmi giyinmesi çok hoşuma gitti. Birçok kişiyi takım elbise ve ceket ile görmeniz mümkün. İş çıkışı, güzel havada kendinizi arkadaşlarınızla parka geçip, çimenlerin üzerinde keyif yapabilirsiniz. Bunlar tabi Londra’da yapılacak şeyler. Biz haftasonu bile yürüyecek bir park bulamıyoruz! Herşeyi bir kenara bırakırsak bu şehir, gezmek ve eğlenmek için oldukça iyi. Öncelikle çok fazla müzeye ve sergiye ev sahipliği yapıyor. Müzelerin bir çoğu ücretsiz olup, hepsini gezmek günlerinizi alabilir. Victoria&Albert Museum, NationalGallery, Natural History Museum, Science Museum, Design Museum, London Transport Museum, Biritish Museum en çok ilgi çekenler. Bu seferki seyahatimde, kongre Picadilly Square ya çok yakın olduğu için, o noktadan başlayan seyehatlar oldu. Şehrin kalbi de aslında burada atıyor. Ortasında Eros heykelinin yer aldığı yuvarlak bu meydandan birçok noktaya yürüyebilirsiniz. Aşağı gittiğinizde, Trafalgar Square, sağ tarafta Leicester Square az ilerisi Covent Garden ve yukarısı Soho ve meşhur Oxford Street (sırtımı erosun okunun ucuna veriyorum).


Piccadillly Circus – SoHo – Oxford Street

Piccadillly Circus köşede yer alan meşhur ışıklı afişli binanın olduğu yerden içeriye girince, trafiğe kapalı bir cadde var burada bulunan Whole Foods Market beni benden aldı. Organik yiyecekleri ve çeşitliliği ile de aklınızı alabilir. Bu caddeyi düz takip edip biraz ilerlerseniz, Kingly court olarak, binaların arasına saklanmış harika bir bahçe görüceksiniz. Restorantları ve yaşam alanıyla oldukça keyifli bir yer. Kingly Court ile bağlanan Carnaby Street, trafiğe kapalı ve mağazalarla dolu. Oxford Street ile bu bölge arasında dolaşmak, restorantların ve kalabalığın keyfiyle, alış veriş yapıp, gezinmek eğlenceli. Eski yapıları ve sokakları ile farklı bir dünyadasınız. Brewer Street üzerinden devam ederseniz, Soho Square a çıkabilirsiniz. Yol üzerindeki Wardour Street üzerinde birbirinden farklı restorantlar bulabilirsiniz. Özellikle Vapiano (İtalyan restoranı) ve  tavsiyeler üzerine denediğim The Hummingbird Bakery’nın cupcake ve red velvet keklerini denemelisiniz. Soho parkı, öğlenleri oldukça kalabalık ve Oxford street’e de çok yakın.


Vapiano, İstanbul’da da şubeleri bulunan ünlü bir restoran. Pizza, makarna, salata gibi yemeklerin ayrı bölümlerde hazırlandığı masalarındaki fesleğenlerle makarnanızı tadlandırabileceğiniz, müthiş makarna ve pizzaları  olan bir yer. Özellikle Almanya (Bremen) de keşfettiğim bu restoranı, İstanbul’da denememiş olsam da genel atmosferi çok hoş.


The Hummingbird Bakery, ufak bir dükkan ve içerisi birbirinden güzel rengarenk cupcakeler ile dolu. Birtanesini paket yaptırıp, ilk ara da götürüyorum. Red velvet cupcake harikaydı, kremalı cupcakelere olan ön yargım ortadan tamamen kayboldu. Kreması ve keki çok lezzetliydi.
Spuntino, Brewer Street sonunda ara sokakta yer alan ufak bir bar. Öğlen arası oldukça tenhaydı ama bar etrafında yemek yediğiniz bu küçük dükkanda, harika bir Mac n Cheese yedim. Ufak demir döküm tavada pişirdikleri makarna, bol peynirli ve üzerindeki çıtır dokuyu her lokmada hissediyorsunuz. (Not: buraya http://www.ucanbavul.com/2013/03/ingiltere-londra.html  adresindeki tavsiyeleri üzerine gitmiştim ve iyi ki denemişim.)


Oxford Street’den Charing Cross Road dan devam edince, en iyi hatırladığım  ve kalabalığını çok sevdiğim The Palace Theatre ve çevresindeki barlar, dışarıda yemek yiyip, birşeyler yudumlarken sohbet eden insanlarla doluydu. Londra’da herkesin dışarda ayakta birşeyler içmeyi sevdiği aşikar, hatta eski, çiçekli barlarının önü her daim kalabalık. Özellikle Cumartesi akşamları, herkes dışarıda. Bu bölge en sevdiğim yerlerden biri, gün batımında çok keyifli geliyor bana.

Chipotle Mexican Grill, ayak üstü birşeyler atıştırabileceğiniz farklı bir Meksika restorantı. Yemek istediklerinizi isterseniz, burritos, tacos yada salata şeklinde yiyebiliyorsunuz. Acı seviyesini ayarlayıp, istediğiniz sos ve fasulyeyi seçme şansınız var. Meksika fast food restoranı gibi. Lezzetli ve iyi bir yemekti.

Alışveriş yapmak için en iyi adres Oxford Street sanırım. İndirim yok ise, sterlinin TL nin 4 katı olduğunu düşünürsek, Londra’da alışveriş yapmak pahalıya mal oluyor. Primark mağazaları bilinen en ucuz alış veriş adresi, çok ucuza kıyafetler bulabilirsiniz, 4 pound a bikini almanız mümkün. Bahar mevsiminde orada sezon çoktan değişmişti. Nisan ayında mont bulmanız imkansız! Ancak bikini, deniz kıyafetleri bulabilirsiniz)


Leicester Square - Covent Garden - London Transport Museum

Leister Square, Piccadillly Circus tan 3-4 dk yürüdüğünüzde hemen buradasınız. Yıllar önce sık sık yemek yediğimiz Burger King ve karşısındaki dondurmacılar ve ufacık park ile yine oradaydı. Tek değişen araya açılan kocaman M&M Worlds. Bu iki meydan arasında sık sık gösteri yapanlarla karşılaşabilirsiniz. Her daim ya şarkı söyleyen ya da dans eden, gösteri yapan birileri var. Sokakta eğlenebilirsiniz bu şehirde. Sokakta yemek yiyebilirsiniz. Her şey sokakta. Hayat sokakta. Her daim hareketli ve kalabalık. Buradan biraz daha ilerlerseniz, Covent Garden’a gelirsiniz. Burası bana her daim daha elit geliyor. Covent Garden Pazarı, beni ilk andan beri büyüleyen bir yer. Kocaman kapalı alanda gezinmek, etrafında turlamak ve sokak gösterilerini izlemek çok eğlenceli geliyor. Orası bana sihirli, oyun dünyası gibi geliyor. İlk gidişimizde boş vakitlerimizin çoğunu orada takılarak harcadığımızdan mı bilmem, oranın yeri bir başkaJ Trasnport Museum’ı benim gezmeye fırsatım olmadı ama vaktiniz olursa, bu bölgedeyken mutlaka ziyaret edin.



Trafalgar Suqare – The National Galery – Charing Cross Station
Londra’da ilk gördüğüm yer Aslanların üzerine çıkıp fotoğraf çekildiğimiz ve 2 ay kaldığımız süre boyunca, uğramadan geçemediğimiz bir nokta. Özellikel National Portrait Gallery deki sergileri gezmeyi çok sevmiştim. Ara sıra düzenlenen konserler ile ayrıca keyifliydi. Bir bu müze’de dinlediğim konseri birde İstanbul’da kilise de dinlediğim 2 konseri unutamıyorum. Ortamın etkisi müzikle birleşince, hafızanızdan silinmiyor. Bu meydanda, hava güzelse güneşlenebilirsiniz, sanatçıların çizdiği yerlerdeki resimlere hayran kalabilirsiniz. Yağmurda yerdeki yansımalarla başka bir havaya bürünür. Gösteri olduğunda ise ayrı bir ihtişamı olur. Buradan aşağıya doğru inerseniz Thames Nehrine ulaşırsınız. Karşıya geçmeden önce Victoria Embankment parkında mola verebilirsiniz. Bu çevrede Charing cross station, eski yapısı ve etrafındaki sokakları ile değişik bir yer. Şehrin içinde gizlenmiş gibi.


London Eye – Westminster Bridge – Big Ben – Westminster Abbey
Köprüden karşıya geçerken, nehrin etrafını seyredebilirsiniz. Karşıya geçtiğinizde yapılar biraz değişiyor ve nehir boyunca yürürken, birbirinden farklı cansız mankenleri görebilirsiniz. Yıllar önce ilk defa orada görmüştüm. Canlı mankenler ile renklenen bu alan oldukça kalabalık. London eye, şehrin simgesi haline gelmiş. Etrafı izlemek ve bütün şehri tepeden seyretmek için büyük bir fırsat. Burada bol bol fotoğraf çekebilirsiniz. Parlamento binasını karşıdan izleyebilirsiniz. Köprüye geldiğinizde, karşıya geçip ağaçlar arasında yürüyüp, daha sakin bu alanda huzur bulabilirsiniz. Westminster Bridge den Big Ben’e yürüdükçe yeniden kalabalığa karışıyorsunuz. Bu noktada, gece gündüz fotoğraf çekmeye geliyordum. Şimdi ise sadece yürüyüp geçtim. Parlamento binası yanında bulunan Westminster Abbey 1000 yıllık tarihi ile en eski yapılardan. Kraliyet ailesinin düğünlerine ev sahipliği yaptığı gibi, ailedeki önemli kişilerin mezarları da bu bahçede yer almaktadır. Gotik ve Romanesk mimarisinin izlerini taşımasıyla da tarihte mimari açıdan da önem taşımaktadır. Kilise yide gördüktan sonra yolumuza devam ettiğimizde, St James Park’a varıyorsunuz. Birbiri içine geçen parklarla çevrili şehrin her yerinde çimlere uzanmak isteyeceksiniz. Çimlerde, sohbet eden, eğlenen, oyunlar oynayan insanları gördükçe çok imreniyorum.

Buckingham Palace – Green Park – Buckingham Palace Gardens

Parkın içerisinden yürüyerek saraya ulaşabilirsiniz. Saray etrafında atlı polislere rastalayabilirsiniz. Bizim alışık olmadığımız bu durum, onların gündelik hayatının bir parçası, bu bölgede trafik ışıkları bile atlı polislere ve bisikletli insanlara göre modifiye edilmiş. Sarayın bulunduğu cadde ve etrafı da ayrı bir güzel. Victoria Memorial anıtı ve saray etrafında gezinerek, sabah 11 de gerçekleşen Asker değişimi (Changing of the Guards) ni izleyebilirsiniz. Her gün yapılmıyor, gitmeden önce kontrol etmekte (http://www.changing-the-guard.com/dates-times.html) fayda var. Ben bir türlü yetişmemiştimL Kaldığımız yer buraya uzaktı ve sabah erken kalkmayı göze alamamıştım. Bu seferde vaktim olmadı. Saray, Londranın en büyük bahçesine sahip olma özelliğinin yanı sıra, Kraliçe Elizabeth’in evidir.  

Green Park’a Picadilly Circustan da yürüyebilirsiniz, sarayın oradan da ulaşabilirsiniz. Kongre çıkışı, üzerimde ceket ve topuklu ayakkabılarımda yürüdüğüm Green Park, kendimi orada yaşayan biriymiş gibi hissettirdi bana. Ceketimle, iş çıkışı parka uğrayıp, iş sonrası kafa dağıtmak, bahara açan çiçeklerin ve güneşin tadını çıkarabilmek. Çalışmak böyle çok keyifliydi. Parktaki yıllık kocaman ve çiçek açmış ağaçlar arasında yürümek, huzur veriyor. Buradan Hyde park’a yürüdüğünüzde öncelikle Wellington Arch anıtına çıkıyorsunuz. Bu ufak meydanda genelde bisiklete binen ve paten yapan insanlarla, yine atlı polisleri görebilirsiniz. Buradan Hyde Parka geçerek, Sepentine nin etrafında mola verebilirsiniz. Parklar insanların evi gibi, alan sınırlaması olmayan sınırsız bir bahçe. Speaker’s Corner ile insanların özgürce istediğini söyleyebildiği alan ile de ünlü bir park.

Camden Town

Londra’nın kuzeyinde kalan, alış veriş yapıp, bol bol yemek yiyeceğiniz, nehir kıyısında tembellik yapıp, uzun yürüyüş yapabileceğiniz güzel bir yer. Kesinlikle gezmenizi tavsiye ederim. Pazar günleri oldukça kalabalık ve keyifli. Metrodan inince nereye geldim diyorsunuz. Heryerde hediyelik eşyalar, dükkanlar, biraz harlem gibiydi. Birbirinden farklı mağazalar ve tasarımları, sokaklarda kurulmuş tezgahlar.. Bu sokakta ilerledikçe, köprüye varıyorsunuz ki bambaşka bir dünya çıkıyor, yemyeşil ağaçlar arasında kalmış bir kale. Kalenin içerisine girmek pek mümkün değil, çeşit çeşit yemeklerin, tatlıların satıldığı tezgahların önündeki sıralardan geçmek zor. Yemeğini alan, nehir kenarında güneşin keyfini çıkartarak yiyor. Kalenin birde arka yüzü var. Kocaman kalenin içerisinde aradığınız herşeyi bulabilirsiniz. Mutlaka birşeyler atıştırın. Yolumuz uzun. Nehir kıyısından, neşe içinde yürürken, hiç bitmeyeceğini düşünüyorsunuz. Biraz yürüdükten sonra, Regent’s Park a ulaşabilirsiniz. Kocaman yemyeşil bu park, Londra’nın en güzel parklarından biri. Parkın tamamını yürümeyi başarırsanız, Madame Tussauds ı gezme fırsatı yakalayabilirsiniz. Bal mumu heykeller nedense benim pek ilgimi çekmesede, dünyada en çok ilgi çeken müzeler arasında.

Tower Bridge – Borough Market

Bu bölge bana herzaman soğuk gelmiştir. Daha ıssız,sakin kalıyor. Londra’nın en büyük simgelerinden biri olan Tower Bridge i görmeden dönmek olmaz. Thames kenarında yürüyebilirsiniz, etraftaki müzeleri gezebilirsiniz. Birde yerel pazarları gezmeyi seviyorsanız köprünün ayağında yer alan, Borough Market’i gezmenizi tavsiye ederim. Yalnız Perşembe-Cumartesi günleri açık olan bir Pazar, bu yüzden gideceğiniz güne dikkat edin. Ayrıca Design Museum da bu bölgede, kapanmadan yetişmek lazım. Gezmek istediğiniz müze, Pazar yerlerini önceden planlayıp saatlerini ve günlerini kontrol etmekte fayda var.

Londra’da Ulaşım

Londra’da ulaşım oldukça kolay, özellikle metroyu kullanıyorsanız. Sadece line ların değiştiği noktalara dikkat ederek, hangi hatta, hangi göne gideceğinize dikkat etmeniz gerekiyor. Birde biletinizin gideceğiniz zone lar arasında geçerli olması, dikkat edilmesi gereken ayrı bir nokta. Çıkışlarda da kartınızı okutmanız gerektiği için kapılardan çıkamazsınız! Londra’da seyahat ederken, yürümeyi tercih ediyorsanız, gidiş-dönüş bileti yeterli olabilir ama günlük seyahat bileti almakta metroyu 3 kere kullanmanıza denk geliyor neredeyse. Oyster kart, bizim İstanbul kart gibi, sadece depozito vererek aldığınız kartı, daha sonra iade ederek, paranızı geri alabiliyorsunuz (5 pound). Metrolar arasında aktarma yaparken, bizdeki gibi bir ücret ödemenize gerek yok. Günlük seyahat kartınızı otobüste ve metrolarda kullanabilirsiniz.

Havaalanından Şehir merkezine ulaşım;
Heathrow şehir merkezine en yakın havaalanı, Picadilly Line ı kullanarak, ulaşım süresi 45 dk-1 saat bulunduğunuz noktaya göre değişmektedir. Gördüğüm en düzenli havaalanı, hiç sıra yok. Yalnız internetten online check-in yapılmayan bir havaalanı, uçakta yer bulmak istiyorsanız, erken gitmekte fayda var. Havaalanında 4 saat ücretsiz Wi-fi kullanımı mevcut. Gatwick ise, daha ufak bir havaalanı olmakla beraber, şehre ulaşımınız biraz daha zahmetli. Otobüs ve tren ile Victoria Station’a ulaşabiliyorsunuz, buradan da metroyu (underground) kullanarak istediğiniz noktaya ulaşabilirsiniz. Otobüs 10 pound olup, seyahat yaklaşık 1,5 saat sürmekteymiş ve otobüs saatleri için beklemeniz gerekiyor. Tren ise daha sık olmakla beraber, aldığım biletle tren istasyonuna gittiğimde, hangisine binicem şimdi dedim. Daha sonra Victoria stationa giden bir trene atladım (17-20 pound arası bir fiyattı). Victoria station da inince kapıdan çıkamıyorum:s nasıl ya dedim, gişelerin oradaki adama bileti gösterip, sorun ne olabilir ki derken. Adam, express ile geldiğimi ve biletimin ise normal tren için kesildiğini söyleyip, oracıkta aradaki farkı hemen aldı. Yoksa kapıdan çıkamıyorsunuz! Ama bilet kesen bayan express ten hiç bahsetmemişti. Sormakta fayda var ve yaklaşık 30 dk da şehre ulaşabiliyorsunuz.

3 yorum:

Chalkidiki,

Chalkikidiki 1. gün - İpsala sınırı

09:39 yesimdusova 3 Comments


Bayram tatilini yıllık iznimizle birleştirip solugu 3 .kez Yunanistan da aldık. Almak için bayağı çabaladık. kriz sebebiyle vize başvurularını iptal eden Yunanistan, vize için bizi biraz uğraştırdı. Derken eşyalarımızı hazırlayıp, yola koyulduk ve o da ne sınırda uzun bir sıra. Önce pasaport ardından araç kontrolünden sonra araç çıkışı yaparak Türkiye sınırından çıkmamız 2 saati buldu. Daha sonra sınırda biriken araçları görünce olamaz İpsala köprüsü boyunca sıra mı var diye panik yaparken, baktık ki sayıyla araç yolluyorlar. Herkes sıcaktan sıkılmış ve çaresiz:( köprü de esen rüzgara kendimizi bırakalım derken bu sefer komşunun sınırında sıraya giriyoruz. Bütün Türkler bayramda Yunanistan'a akıt ediyor. 1 saatte burada bekledikten sonra otobandayız. Burdan sonra 380 km yolumuz vardı ve 4 saat veriyordu birşey kalmamıştı ama bütün günümüz kapıda beklemekle geçmişti. otoban çift şerit ve boş hız sınırı 130, yollar düz çok fazla dönmüyor, çok rahat. Toils diye adlandırdıkları ve otobanlardan ücret aldıkları gişeler var, bu gişelerden kavalaya kadar 1 tane mevcut ve küçük araçlar için 2.40 euro ödüyorsunuz. Kavala bizim her sene severek uğrayıp kahvemizi içi kurabiyemizle keyif yaptığımız mola noktası. Kavala ya 15:30 civarında geliyoruz, Carrefour üzerinde yer alan otoparka park ediyoruz. 1-2 saat için 50 sent ödüyorsunuz. Bir baktık ki her yer kapalı. Tahminimce 14 yada 15:00 kadar çalışıyorlar genelde. Daha önceleri hep cumartesine denk geldiği için öyle olduğunu düşünürken buranın genel hali böyleymiş. 


Arada keşfettiğimiz Allotino Cafe de birşeyler için harika kavala kurabiyelerinden yiyoruz. Ispanaklı börekleri de harika. Yunanistan'ın en sevdiğim yanı, biryere gittiğinizde su herşeyden önce masanıza geliyor. Sizi bir serinletiyor. Hemde ücret almadan, sormadan.. Kahvelerle beraber suyu görünce yüzüm gülüyor. Sevniyorum. Birşeyler atıştırıp yola çıkıyoruz. (Merak edenler için; Frappe 2.5 euro, 1 dilim üçgen şeklinde ıspanaklı börek 2.5 euro, 4 adet kurabiye 1.60 euro) Burada limana inerken köşede bir kahve dükkanı var, mis gibi kahveleri var, geçerken almayı ihmal etmeyin! kapalı oldugu için bu sefer alamıyoruz, dönüşe saklıyoruz. Bu dükkandaki yaşlı teyze yıllar önce Türkiye'den göç etmiş, hala çok iyi türkçe konuşuyor. Cafe deki kız bizim Türk olduğumuzu anlayıp, hesabı öderken bize teşekkür ederim diyor:) Şaşırarak ayrılıyoruz. Yolumuza devam ediyoruz, Selanik yönünü takip ederken yol ayrımına geliyoruz, Asprovolta ya gelince Stavros yönünü takip ediyoruz. Daha sonra ileride tabela sizi yönlendirecek, Chalkidiki diye köy yolundan içeriye sapıyorsunuz. Biz sithonia adasına gideceğimiz için Polygyrou yolunu takip etmek yerine yol ayrımına gelince oradan ayrılıp, Agiou Nikolaou younu takip ediyoruz. Derken deniz görnüp adaya yaklaşıyoruz ama yorgunluktan bayılmak üzereyiz. Bu sene otelimizi Vourvourou'dan ayırttık. Karidi beach bizim bu adadaki en sevdiğimiz yer olunca oraya yakın olmak istedik. Burası Neo Marmaras ya da Sarti gibi merkezi olan bir yer değil. Akşam çıkıp dolaşıp, merkezde gezip sahilde oturamazsınız. .ama bizim gibi denizden geç gelip, yemek yiyelim derseniz, zaten ancak 11 oluyor:) Burada otellerin alt kısımlarını da restorant olarak düzenledikleri için yemek yiyecek yer bulması sıkıntı olmuyor. 





Paris Restorant geçen senelerde gittiğimiz bir yerdi. Aynı garsonlar, aynı mekan ama değişen menü ile daha iyi hizmet veriyorlar. Gün batımını izleyebileceğiniz denize sıfır bu restorantta aradığınız birçok şeyi bulabilirsiniz.  Bizim menümüz;
Fried zucchini (kızartılmış kabak) - 4 euro
Paris Salad (roka ve yeşilliklerle domates ve kurutulmuş domates karıştırılarak balsamic eklenmiş lezzetli bir salata) - 5.5 euro
Grilled sardines - 6 euro
Red mullet (1 tabakta 3 adet orta boy barbun) - 12 euro
Bu arada birçok restorantta tatlı yada meyve yada dondurma ikram ediliyor.
Fiyatlarını fikir sahibi olmanız için yazıyorum.

3 yorum:

aksamyemegi,

La Parmigiana di Melanzane/Fırında Peynirli, Domates Soslu Patlıcan - İtalyan Mutfağı

04:01 yesimdusova 2 Comments


Hayatta en güzel hediye sevdiklerimiz. Her gün çevremdeki insanların varlığı için, şükrediyorum. Onlar var olduğu için var olduğumu, yaşamak için sadece sevgi gerektiğini görüyorum. 
İçimizde derinlerde eksik bir şeyler hissettiğimizde sanırım daha fazla sevgiye ihtiyacımız oluyor. Hafta sonunu Bursa’da yeni doğum yapan bir arkadaşımın yanında geçirdim. En güzel dostluklar, eskiye dayanıyor. Hiç yabancı hissetmiyorsunuz kendinizi, hep aileden biri gibiler. Dünyaya yeni gözlerini açan minik bebek ise ayrı bir mutluluk kaynağı.  Allah ona uzun ömürler nasip etsin. Kendisinden bahsederken suratımdaki ifadeler fazlasıyla değişiyor. Bırakıp dönünce, insanın aklı kalıyormuş. Ufacık bebek, sevgimizi varlığımızı hissedip, kucağımızda huzur buluyor. Biz odada yanındayken daha bir huzurlu uyuyor. Hangi yaşta olursak olalım, bizi mutsuzluktan çekip çıkarabilecek tek şey sevgi..

Geçen gece eşimle evlilik yıldönümümüzü kutladık. Kutlamayı evde yapmaya karar vererek, iş çıkışı kendimize güzel bir menü hazırladık. İtalyan mutfağından vejeteryan bir yemek, La Parmigiana di Melanzane yı seçtik. Yanına da zeytinyağı ve balsamik ile kızartılmış ekmekler başlangıç olarak yerini aldı. Küçük bir kutlama masasıydı ama sevgi doluydu. Daha öncesinde patlıcanı tost makinasında ızgarada pişirip, üzerine domates sosu dökerek servis ediyordum. Bu akşam formunu biraz değiştirip, içeriğini zenginleştirdik. İtalya’nın genelinde sevilerek tüketilen bu yemeğin orijinal tarifi Sicilya bölgesine aitmiş. Parmigiana içerisindeki parmesan peynirinin Parma sından geliyormuş. Melanzane ise İtalyanca patlıcan anlamına gelmektedir. Moolinyan diye telaffuz ediliyormuş. Bir yerde melanzane pizza yemiştim, sebzeli anlamında kullandıklarını düşünmüştüm, kabak ve patlıcan ile yapılmıştı. Bu yemek de patlıcan yerine kabak ile de yapılabilirmiş. Ben yine de domates sosu ile patlıcanı daha çok yakıştırıyorum.


La Parmigiana di Melanzane

1 kg patlıcan (4 adet orta boy),
15 yaprak fesleğen,
1 adet mozarella peyniri,
100 gr. parmesan peyniri,

Domates sosu
1 orta boy sogan,
3 diş sarımsak,
3 orta boy domates,
2 yemek kaşığı salça,
Öncelikle patlıcanları şeritler halinde keserek yada kabuklarıyla nasıl arzu ederseniz, dilimleyip, tuzlu su içerisinde bekletiniz.
Patlıcanın acı suyunu salması için en az yarım saat bekletiniz. Ardından patlıcanları yıkayıp, kurulayınız. Orjinal tarifinde patlıcanlar yağda kızartılmaktadır. Ama her zaman daha az yağlı olsun diye uğraştığım kendi mutfagımda kızartmayla aram pek iyi değildir. Tabi ki kızartılınca tadı harika oluyor.Tercih sizin.. Onun yerine fırın tepsinine patlıcanları dizip, üzerlerine hafif zeytinyağı gezdirdikten sonra, tuz ve karabiber ilavesi yaparak, 200 derece ısıtılmış fırında pişiriniz. Patlıcanlar kısa sürede yumuşuyor, 15 dk içinde kontrol ederek, yumuşadıkları zaman fırından alınız.

Bir yandan domates sosunuzu hazırlayınız. Öncelikle soğanları jülyen (ince uzun, annem piyazlık der:)) olarak doğrayınız. Bir tavada soğanlar pembeleşene kadar pişiriniz ve bu sırada sarımsakları da ince ince dograyarak ilave ediniz. Soğanları büyük sevmiyorsanız küp küp ufak ufakta doğrayabilirsiniz. Ben yemeğin içerisinde belirgin görünmelerini seviyorum. Domatesleri yıkayıp, ufak ufak doğrayınız. Tavanın içerisine domatesleri ilave ederek, pişiriniz. Domatesler hemen suyunu salmayacağı için içerisine biraz ılık su ilave edebilirsiniz. Domatesler pişmeye başlayınca içerisine salçayı ilave ederek, karıştırınız. Sos çok koyu olmasın diye sonraki aşamada içerisine biraz daha su ilave ederek, kaynattım. En son tuz, karabiber ve ufak ufak doğranmış fesleğenleri ilave ederek, tavayı ocaktan alınız.

Isıya dayanıklı bir kap yada döküm tava içerisine altına öncelikle biraz sostan, üzerine pişirdiğimiz patlıcanları dizerek işe başlıyoruz. Dizdikten sonra üzerinde sosu gezdiriyoruz. İnce ince dilimlediğiniz mozarella peynirlerini, üzerine örterek, üstüne de  biraz parmesan peyniri serpiştiriyoruz. Daha sonra üzerine kalan patlıcanları dizerek, kalan sosu üzerinde gezdiriyoruz. En üste yine mozarella ve parmesan ile kaplıyoruz. Ben iki sıra yapmayı uygun gördüm. Fırında patlıcanlar kızartmadaki kadar incelmediği için 2 sıraya bölüştürerek boşluk kalmayacak şekilde dizdim. En üste parmesan peynirini bolca eklemeyi unutmayınız. Parmesan üzerinde sert, çıtır bir tabaka oluşturarak lezzet katıyor. Mozarella ise içerisinde eriyerek, ağızda kendisini hissettiriyor.
Ben mozarella yerine keçi peyniri ile de denemek istiyorum. Patlıcan ile keçi peynirini çok yakıştırıyorum.

200 derece fırında yarım saat kadar pişiriniz. Fırından aldıktan sonra, servis aşamasında üzerini bir kaç dal fesleğen yaprağı ile süsleyebilirsiniz.

Afiyet olsun..



Geçen pazar günü boğazda çok güzel bir farkındalık yaratılmıştı. Boğazdan tehlikeli madde taşıyan tankerlerin geçmesinin, boğazda oluşabilecek zararlarına karşı dikkat çekmek için protesto düzenlenmişti. Boğazda renkli bir görüntü oluşturmuştu. Bütün teknelerin aynı anda, boğazda salınımı daha önce şahit olmadığımız bir görüntüydü. Güzel bir farkındalık yaratılmıştı. Bir kaç kare paylaşmak istedim.

2 yorum:

Biberli,

Cheddar, Pepper and Rosemary Scone - Biberli, Cheddar Peynirli ve Biberiyeli İngiliz Bisküvileri (Scone)

11:56 yesimdusova 9 Comments



Güneşli bir pazar gününe uyunanca, kendimi mutfaga attım. Bütün hafta yapıcaklarımı kafamda planlayıp, tariflerini not etmiştim. Geçen hafta arkadaşlarım ile beraber yemek hazırlarken, akşam üzeri acıkırız diye scone yapmak istedim. Fırından sıcak sıcak çıkınca, tepsinin yarısını götürdük. Sıcakken, dışı çıtır, içi yumuşak, bisküvi gibi bir ekmek oluyor. İngiltere’ye seyahatim sırasında, kongrede öğleden sonra çay arasında scone ve clottered cream ikram ettiler. Önce, büskivi gibi, biraz sert buldugum bu bisküvi içerisine, clottered kremayı ve reçeli sürünce, yemeye doyamadım. Krema acayip güzel, süper yağlı birşey ama tadı yemeye kesinlikle değiyor:) Sonra öğrendim ki, İngilizlerin meşhur 17:00 çaylarının vazgeçilmeziymiş. Hatta, scone nın telafuzundan (sıkon), içerisine sürdüğünüz krema mı, reçel mi önce gelmeli gibi tartışmalara konu olan önemli bir atıştırmalıkmış. Üzerine uzun uzun konuştuk. Kongreye bile konu olabilirmiş megersem:) Scone yanında içtikleri sütlü .ay konusunda da, insanların ciddi takıntısı olduğunu ve süt mü önce çay mı önce koyulmalı tartışmalarına tanık olarak, bu çayında İngilizlerin hayatındaki yerini görmüş oldum. Öyle ki bazı insanlar kendi çaylarını kimseye hazırlatmazlarmıış, istedikleri gibi olmadığı için! Neyse, daha Londra’dan dönmeden scone denemeyi kafaya koydum! Geçen haftada, tatlıdan çok tuzluya ihtiyacımız olunca, önceliği tuzlu scone hazırlamaya verdim. Aslında tatlı yapınca clottered cream de hazırlamak istiyorum ama biraz zahmetli geldiğinden bekletiyorum:)

Bir yandan panini ekmeklerim kabarırkan, bir yandan scone ları fırınladım. Bu sırada da kurabiye hamurunu hazırlayıp dolaba koydum. Fırından gelen harika kokular yanında, bir türlü evden ayrılamaz duruma geldik. Eşiminde yardımıyla toparlanıp çatalcaya pikniğe gittik. Eşimin ailesinin orada bir evleri var, yazın orada vakit geçirmekten keyif alıyoruz. Bahçeyi dolaşıp, mevsim meyvelerini topladık. Bir tek çilekler vardı olmuş. Yerden kırmızı kırmızı gülümsüyorlardı. Yeşil yaprakların altında çilek bulmaca oynadık:D Erik ile şansımı denedim ama daha öyle acıydı ki, çekirdek yiyormuş gibi oldum.


Hemen çay demleyip, scone ları 5 çayında götürdükten sonra panini ekmeklerimizi mangala sakladık. Yapılışı öyle kolay bir ekmek ki, mangalda pişen köftelerle sandiviç yaptık. Ekmeği bu haftasonu yeniden deneyip, tarifini paylaşacağım. Hazırlaması çok kolay, hemen kabaran harika bir hamur:)


Sabah, hamurları hazırlarken, kahvaltıyı da ihmal etmedim. Kendime harika bir omlet hazırladım. Eşim yumurtasını sadece göz göz yer! Yumurtasının sarısının çiğ kalması üzerine, scone kadar konuşabilir:) 


Keçi peynirli, Dereotlu Omlet
Kalın bir dilim keçi peyniri,
2 yumurta,
4-5 dal dereotu,
tuz, baharat, azıcık süt.

2 yumurtayı bir kap içerisinde çırpınız. Daha sonra keçi peynirini elinizle ufalayarak, süt ile beraber karışıma ekleyiniz. İnce ince doğranmış dereotlarını ilave ettikten sonra tuz ve karabiber ile lezzetlendirerek omletiniz hazır. Önceden kızdırılmış tavaya, zeytinyağı döküp üzerine de yumurtalı karışımınızı dökünüz. Kenarlarından hafif hafif toplatarak, yumurtanızı pişiriniz. Üzerine kapak kapatarakta pişirebilirziniz. Tabağınıza aldığınızda üzerine ince ince dilimlenmiş, avokado ile lezzetlendirebilirsiniz.

Afiyet olsun...





Cheddar peynirli, Biberli, Biberiyeli Scone

2 su bardağı un,
1/2 su bardağı (yaklaşık 85 gr.) tereyağ (küp küp kesilmiş, soguk)
1 paket kabartma tozu,
1 çay kaşığı karbonat,
1 çay kaşığı tuz,
3/4 su bardağı soguk krema (1/4 su bardağı sütte kullanabilirsiiz.)
3/4 su bardağı cheddar peyniri (rendelenmiş),
Baharat, kırmızı biber vs..

Unu eleyerek, tuz, kabartma tozu ve karbonatı da ilave ederek, karıştırınız. Unun içerisine tereyağını ilave ederek, parmak uçlarınızla parçalayınız. Tereyağ un ile tamamen karışıp, tereyağ parçası kalmayana kadarun ile ellerinizlekarıştırınız. Daha sonra içerisine krema ya da süt ilave ederek karıştırınız. Kremayı çırpmadan, sıvı kıvamında ilave ediniz. En son, istediğiniz baharatı ve peyniri ilave ederek karıştırınız. Hamuru şekillendirmeden, 20 dk kadar buzdolabında bekletiniz. Daha sonra 1-2 cm kalınlığında istediğiniz kalıp ile keserek, tepsiye dizebilirsiniz. 180 derece, 10-15 dk arasında üzerleri hafif kızarana kadar pişiriniz.

Süt ya da krema tarif ikisi ile de başarılı sonuç veriyor. Krema çok yağlı diye başta denemek istememiştim ama aynı formu yakalayabiliyorsunuz. 

Daha önce, taze soğan ve nane eklemiştim. Bu sefer biberiyeleri ufak ufak keserek içerisine ilave ettim. Taze otları kullanmanızı taviye ederim. Kekikte harika bir tad verecektir ama evde taze kekik yoktu. Kırmızı biber, görüntü açısından içerisinde harika görünüyor, tavsiye ederim.

Afiyet olsun..

9 yorum: